AKP, iktidarını bu derece sürdürebilmesini, karşısında bulunan ve zaman zaman “blok” olarak adlandırılan yüzde 50’lik bir kitlenin en temel insani konularda dahi homojen duruş sergilemekten uzak olmasına borçlu olsa gerek. Bu kitlenin üzerinde en çok buluştuğu kelime ise “Ama”.

Oldukça geniş bir yelpazeye yayılan bu “Ama”cı kesim, kendilerini “Gezici”, “Vatansever”, MHP’li, CHP’li, hatta HDP’li olarak tanımlayabiliyor. Aslında sorsan, hepsi istisnasız ve iflah olmaz biçimde “anti AKP’li”… “Ama” işte, hepimizin kafası tabir-i caizse aşure olmuş durumda.

Meramımı birkaç örnekle açmamda yarar var, zira “ama”cıların diğer bir özelliği de çok sinirli ya da alıngan olmaları; üzerime gelmelerinden ve bana da saldırmalarından korkarım doğrusu!

Fransa’da katliamlar olur, “Ama onlar da bize zamanında üzülmediler ki”… Cemaat medyası tuhaf gerekçelerle kayyuma devredilir, “Ama onlar da Fenerbahçe’ye, ulusalcılara kumpas kurmuştu”… Türkiye 17 saniye tahammül edemeyip Rus uçağını düşürünce, “Ama bu devlet meselesi, ya ne yapsalardı canım”… Can Dündar ve Erdem Gül tutuklanır, kurguyla belgesel arasındaki farkı anlamayanlar, “Ama o da Mustafa filminde Atatürkümüze hakaret etmişti”… Barış çağrısı yapan Tahir Elçi Diyarbakır’ın ortasında -nasıl ve kimin tarafından olduğu bu bağlamda hiç önemli değil- katledilir, “Ama o da ‘PKK terör örgütü değildir’ demişti”…

“AKP’nin bu noktada hakkını teslim etmek gerekir; kendisine son derece karşı görünen kitleleri kendi istediği politikaları yürütürken yanına çekmeyi ustaca beceriyor”

Aslında AKP’nin bu noktada hakkını teslim etmek gerekir; kendisine son derece karşı görünen kitleleri kendi istediği politikaları yürütürken yanına çekmeyi ustaca beceriyor, çünkü bu kitlelerin hassasiyetlerini belki o kitlelerin kendisinden bile daha iyi biliyor. Hatırlarsanız, Anayasa referandumunda “Yetmez Ama Evet” kampanyasına temel teşkil eden “12 Eylül’ün yargılanması”, birçok aydın ve demokrat kesim tarafından üzerine hararetle atlanır bir hamle olmuştu. Mikro düzlemde ise, sözgelimi Beyoğlu’nda masa yasağı birçokları tarafından olumlu karşılanmış, “Ama hakikaten lokantalar işin suyunu çıkarmıştı” sesleri yükselmişti. Sonuçlar zaten malumunuz…

Bu noktada, “Peki ağzımıza bir parmak bal çalınınca neden hemen oltaya atlıyoruz ve böylelikle egemen zihniyeti bilerek ya da bilmeyerek yeniden dönüştürüyoruz” sorusu akla gelebilir. Bunun yanıtı şu olsa gerek: “Aman canım, benim ne işim olur sağla solla, ben işime gücüme bakarım” olarak özetlenebilecek önemli bir “sağ-sol merkez” kitlesi siyaset konuşmaya ve eylemlere katılmaya AKP iktidarıyla birlikte başladı. Cumhuriyet mitinglerini hatırlayalım veya “Biz Kaç Kişiyiz” tarzı hareketleri… İşte tüm bu insanlar eski paradigmanın çoktan iflas ettiğini hiç kabul etmediler. Oysa Türkiye’nin batısında ve doğusunda bugün ne yaşıyorsak o paradigmanın ve o iflasın mirası. “Ama”cılar, ne 90’larda gazeteler bombalanırken, insanlar Sapanca üçgenlerinde öldürülürken, faili meçhuller ülkede ayyuka çıkmışken bu gerçeği anlamıştı, ne de şimdi anlıyorlar. Oysa, statükocu bu reddetme ve başka kimlikleri hâlâ ve hâlâ ötekileştirme halinden vazgeçmek için hayat neredeyse her gün bize tokatlar atıyor. Ve bize diyor ki, “Değiş, değişmesen de bari anlamaya, empati kurmaya çalış, yoksa AKP’ye yastık olursun, sonra da 2030 seçimlerine kadar ağlarsın!”

Bu nedenle sözüm size, eyy her fırsatta anti-AKP’ci olmakla gurur duyanlar! “Ama”larınızla gittikçe AKP’ye yakınlaştığınızı hakikaten görmüyor musunuz? Hiçbir şekilde değişimi kabul etmeme konusundaki direncinizle AKP’ye yepyeni bir meşruiyet alanı yarattığınızın farkında değil misiniz? Nasıl ki liberal aydınlar, yok Avrupa Birliği, yok ileri demokrasi, yok yeni anayasa gibi havuçlarla yıllarca AKP’ye kol kanat gererek bu harekete büyük bir alan yarattılarsa, şimdi de çoktan çökmüş eski paradigmaya sığınan “modernistler” AKP’ye bilerek ya da bilmeyerek kalkan oluyorlar.

“Aydınlık” hareketinin son dönemdeki savaşçı Kürt politikası ve Rus uçağı konularında aldığı pozisyon buraya cuk oturmakla birlikte, konu çok daha geniş bir çevre için de geçerli. Kürt sorununda PYD’yi IŞİD’le eş görmenin doğal sonucu, geçtiğimiz günlerde İstiklal’de kadınları ikinci sınıf vatandaş gören insanların bildiri dağıtmasıdır. Eee ne oldu peki? Nasıl olsa IŞİD bize gelmez diye düşünerek AKP ile aynı dili kullanmıyor muyduk? PYD de IŞİD gibi terör örgütü değil miydi? Oysa Kürt sorununda sadece “terörle mücadele” söylemini şiar edinirseniz, Can Dündar’ın tutuklanmasına “O da Yetmez Ama Evetçiydi” derseniz, AKP’nin dümenine girmeniz kaçınılmaz olur, tıpkı Ergenekon, Balyoz davalarında liberallerin kayıtsız şartsız AKP’yi ve cemaati desteklemeleri gibi.

“Son günlerde olanlara bakıp, iktidarlarına meşruiyet sağlayan yeni destek kitleleri kazandıklarını görüp mutluluktan ağlıyor olsalar gerek”

Bir başka örnek de, ana muhalefet partisi CHP adına Rusya görüşmeleri sırasında Meclis’te konuşma yapan İlhan Kesici’nin, genlerimizde zaman zaman gerilese de, her zaman var olan milliyetçi refleksle söylediğidir: “Rusya uçağının vurulması doğrudur.”

Şimdi sormak isterim size, AKP daha ne istesin Allah aşkına? Son günlerde olanlara bakıp, iktidarlarına meşruiyet sağlayan yeni destek kitleleri kazandıklarını görüp mutluluktan ağlıyor olsalar gerek.

Zaman zaman susarak, zaman zaman milliyetçi zihniyetle sağa sola küfrederek, Atatürk yaşasaydı “Çocuk, siz beni çok yanlış anlamışsınız” diyeceği kadar sığ bir Atatürkçülük anlayışıyla “Sözcü”, “Milliyetçi Hareket” refleksleriyle gelinecek son noktaya 1 Haziran’dan sonraki kısa zaman içinde geldiniz, hepimiz geldik. Bu, AKP’nin çok iyi kurguladığı “bir parmak bal ile diğer cenahlardan destekçi bulma” oyunudur aslında. Her seferinde bu oyuna gönüllü olarak katılanlar oluyor. Katılım ne kadar farklı cephelerden olursa “karşı blok” o kadar heterojenleşiyor, AKP tabanı da o kadar konsolide oluyor.

Bu nedenle, şimdi başta Kürt sorunu olmak üzere ya yepyeni bir dünyada yaşadığınızı kabul edecek ya da içten içe AKP’ye meşruiyet zemini yaratmaya devam edeceksiniz. Üstelik siyaset bilginiz ve deneyiminiz de yeterli olmadığı için bunu da muhtemelen bilmeden yapacak ve kendinizi hâlâ “azılı anti-AKP’li” olarak tanımlamaya devam edeceksiniz.

Kanada Başbakanı Justin Trudeau neden bu kadar çok kimlikli bir kabine kurduğu sorusuna, “Çünkü 2015 yılındayız” cevabını vermişti. Bu basit cevabı anlamayan, parti ayrımsız herkes, oluşan bu yeni Türkiye paradigmasından sorumludur.