Politikada açık konuşulmaz fakat bazen her şeyi özetleyen bir söz kulağa çarpar, geçer. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker’in ağzından dün gece çıkan cümle de böyleydi: “Türkler mültecileri Avrupa’dan ne kadar uzak tutarsa, Türklere vize de o kadar kolaylaşır.”

Ondan önce Başbakan Ahmet Davutoğlu konuyu bizim açımızdan şöyle özetlemişti: “Kesinlikle Schengen konusunda adım atılmadan, vize liberalleşmesi ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının vize olmadan Avrupa’ya seyahatleri mümkün olmadan Geri Kabul Anlaşması imzalamayız.”

Ne oluyor?

Avrupa Birliği’nin mülteci göçü nedeniyle etekleri tutuştu. AB ülkeleri mülteci istemiyor, Almanya kendi ülkesine gelenleri AB içinde dağıtamıyor, Başbakan Merkel’in ibresi büyük bir hızla düşüyor. Peki: Mülteciler hangi rota üzerinden geliyorlar? AB’nin sınır polisi Frontex sayesinde İspanya ve İtalya değil, artık başıboş Türkiye-Yunanistan/Bulgaristan rotası revaçta. Her gün binlerce kişi Alman sınırlarında. Hava soğuyor, mültecileri çadırlardan çıkartıp ülkeye, kapalı mekanlara dağıtmak lazım. Gel gör ki Almanya’da bol miktarda küçük şehir, kasaba ve köy var ve hiçbiri yanı başında çok sayıda mülteci istemiyor. Irkçılık tırmanıyor. Merkel’in Bavyeralı iktidar ortağı Horst Seehofer, Başbakan’ı her gün topa tutuyor.

“Hem zengin olayım, hem çevremdeki ülke ve kıtalarda yoksulluğun sürmesine dolaylı ve dolaysız katkılarımı düşünmeyeyim, hem de evimde rahat edeyim” isteği o kadar güçlü ki, geriye sadece mülteci akınını sınırdan kesmek kalıyor. Bu ise, Türkiye’nin (zaten olmayan) üyelik perspektifini ortadan kaldırıp onu “tampon ülke” olarak tescilliyor.

Mülteci krizi şu noktaları olanca çıplaklığıyla göstermektedir:

– AB kendi içinde barış ve refahı şimdilik ve az çok garantileyen bir “ulus devlet”, bir federasyon haline gelmiştir. Bu, ortak Hıristiyan kültür ve tarih üzerine bina edilen siyasi, ekonomik ve kültürel bir birlik demektir. Çok kültürlü, sosyal Avrupa projesi diye bir şeyden şu koşullarda artık söz edilemez.

– Ulus devletler, sermaye krizleri gibi mülteci krizlerinde de alıştığımız reflekslerle davranır: İktidar, para, asker.

– Türkiye, bu mega-ulus devletin dışındadır ve paradoksal görünse de, mültecileri durdurması karşılığında “fasıl açılması”, tam da kısa ve orta vadede birliğe üye olamayacağının göstergesidir – neden?

– Çünkü AB ile mülteciler konusunda varılan anlaşmanın temelinde Türkiye’nin AB üyesi yapılmaması ve çok uzun yıllar “tampon ülke” olarak kalması yatıyor. “Türklere para veririz, AB zirvelerine çağırırız ve vizeyi kendi belirleyeceğimiz çerçevede biraz kolaylaştırırız – nasılsa çareleri yok, kabul eder, hatta sevinirler” düşüncesiyle bir tür aşağılamadır.

– Türkiye’ye para ve vize kolaylığı vaadiyle mültecileri geri almasını ve geçit vermemesini istemek, esasında açıkça “Göndermeyin de ne yaparsanız yapın” demektir. Son derece sinik bir tavırla, esasında Türkiye’nin içinde bulunduğu politik, sosyal, ekonomik koşulları ve mültecilerin durumunu, gerilim ve sorunları hiç önemsememektir.

– Merkel’in seçimlere kadar bile bekleyememesi, ne kadar sıkıştığını ve Türkiye’de olup bitenleri ve olacakları ne kadar az umursadığını gösteriyor. Türkiye ziyaretinde yarım ağızla “insan hakları”ndan dem vurması bu tabloyu elbette değiştirmeyecektir. “İnsan hakları”nın içi de artık böyle iyice boşaltılmakta ve herkes bunu zaten bilmektedir.

– Türkiye’nin Ortadoğulu, Kuzey Afrikalı ve Asyalı mültecileri para ve silah zoruyla geri tutmasını istemek, Türkiye’nin kırılgan politik durumunu iyice karıştıracaktır. Türkiye’nin “iyiliğini düşünmemek”tir. Paradoksal olarak “AB ile yakınlaşma” denen şey aslında tam da uzaklaşma, kopma ve “tampon bölge” olarak tescillenmedir.

– Vize kolaylıklarıyla Türkiye’nin iyi yetişmiş şehirli elitlerine kapı biraz daha aralanacaktır belki, ama olası göçler, Türkiye’nin kültürel olarak modernleşmeden daha da uzaklaşarak “kendi haline terkinin” tescili ve büyük bir toplumsal kayıp, yoksullaşma olacaktır.

– Ya Avrupa kamuoyu? Maalesef ufak bir sol muhalefet dışında Yeşiller partisine kadar tüm mainstream vücuduyla bu politikaları destekleyerek zemin sunuyor, hatta politikacıları bu kararlara neredeyse itiyor. Böylece siyasi partilerin (Sosyalist Enternasyonel vb yapılarda) sınır-ötesi ortak çalışması ve işbirliği daha da zorlaşıyor ve kapılar yalnızca her ülke ve topluluğun etnik, dinci ve milliyetçi akımlarına açılıyor. Şimdilik ufukta, cihanda ve yurtta sulh, maalesef görünmüyor.