YAŞAM

Hasan Söylemez bu kez Afrika’da 54 ülkede pedal basıp turlayacak

Daha önce yanına hiçbir para veya kart almadan çıktığı Türkiye turu ve çektiği tur belgeseliyle adından söz ettiren bisiklet tutkunu gazeteci ve fotoğrafçı Hasan Söylemez, bu kez Afrika kıtasının 54 ülkesini gezerek belgesel çekecek. Read More

Hasan Söylemez, 2010 yılında kredi ve banka kartlarını kırıp, cebindeki tüm parayı çocuklara dağıtmış, ardından Türkiye turuna çıkmıştı. 8,5 ay süren 10.000 kilometrelik yolculuktan bir belgesel ve onlarca yazıyla dönen Söylemez, bu kez Afrika kıtasını arşınlamaya hazırlanıyor.

Söylemez’in en az üç yıl sürmesi beklenen ve  tahmini 60.000 kilometre tutacak yolculuğu 7 Ocak Cumartesi günü başlayacak. Bugüne kadar Afrika’da bulunan 54 ülkeyi birden bisikletle gezen kimsenin olmadığını belirten Söylemez’in idolleri ise Riaan Manser ve Peter Gostelow. Güney Afrikalı olan Riaan Manser, kıtanın etrafını dolaşmış. Peter Gostelow ise halen Afrika yollarındaymış.

3 yıl sürecek

Kendini özgür ruh ve iflah olmaz hayalperest olarak tanımlayan Söylemez, bisikletiyle tek başına Fas’tan başlayarak Afrika kıtasında bulunan 6 ada ülke dahil bütün ülkelerde (54 ülke) yaklaşık 60.000 kilometre pedal çevirip belgesel çekecek. Ocak 2017’de başlayacak yolculuk en az üç yıl sürecek. Söylemez, “Hayallere Yolculuk” adını verdiği belgesel projede yolda karşılaştığı Afrikalılara “En büyük hayalin ne?” sorusunu soracak.

Diplomatik destek verilecek

Delta Bisiklet’in ana sponsorluğunda gerçekleştirilecek olan “Hayallere Yolculuk” projesine Cumhurbaşkanlığı Kurumsal İletişim Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve TİKA da diplomatik destek verecek.

Söylemez, 2014 yılında TRT 1’de 30 bölüm yayınlanan belgesel haber programı ”Yoldaki Haber”i hazırlayıp sunmuş ve 2015 yılında “Hayata Yolculuk” adlı kitabını çıkarmıştı.

Hasan Söylemez’in Türkiye turu sırasında kaleme aldığı bir yazı şöyle:

“Keşke bir bardak çay verseler diye içimden dualar ediyorum ama…”

“Bisikletimi Terme’den Ünye’ye giderken 8 km uzakta olan çadır kampına doğru sürüyorum. Kampa vardığımda mangallarda yanan buram buram et kokusu aklımı başımdan alıyor. Kamp sorumlusunun yanına giderek çadır kurmak istediğimi söylüyorum. O da ücretini verdikten sonra istediğin yerde çadırını kurabilirsin diyor. Ama abi param yok deyince de beni gözleriyle aşağıladıktan sonra uzak bir köşeyi gösterip, orada çadırını kurabilirsin diyor. Sessizce onun gösterdiği o uzak yere gidip çadırımı kurduktan sonra bilgisayarımı ve telefonumu şarja takmak için kampın çay ocağına gidiyorum. Kamp sorumlusu ve arkadaşları iftarlarını açarken onlardan prizi kullanabilmek için izin istiyorum. Prizi işaret edip kullanabilirsin diyorlar ancak tuhaf bakışlarıyla beni taciz etmeye de devam ediyorlar. Gergin ortamı yumuşatmak için onlar iftarlarını yaptıktan sonra sofrayı toparlayıp etrafı süpürmek için yardım etmek istiyorum izin vermiyorlar, sohbet etmeye çalışıyorum soğuk davranıyorlar, ne yapıyorsam fayda etmiyor ve en sonunda bilgisayarımı açıp haftalık yazılarımı yazmaya başlıyorum. Onlar ise yemeklerini yedikten sonra çay üstüne çay içiyorlar. Canım o kadar çay istiyor ki, keşke bana da bir bardak çay verseler diye içimden dualar ediyorum ama nafile, adamların umurlarında bile değilim. Bakıyorum onlar çay verecek gibi değiller en sonunda kendim gidip çay istiyorum. Kamp sorumlusu ‘’niye paran yok?’’ dedikten sonra hışımla yerinden kalkıp, söylene söylene bir bardak çay veriyor. O bir bardak çayla gece geç saatlere kadar idare ediyorum. Sahura doğru kamp sorumlusu yanıma gelerek, ‘Sen zaten oruç tutmuyorsun. biz sahur yapacağız haberin olsun’ diyor. Adam gıcıklık olsun diye elinden ne geliyorsa yapıyor. Sabah erkenden uyanıp çadırımı toplayarak hızla oradan uzaklaşıyorum.

“Benim yolculuğum ‘into the wild’ değil, ‘into the life’dır”

Ben mazoşist miyim? Hayır, değilim. Peki, cebimde üç beş lira para olsaydı bu adam bana böyle davranabilecek miydi? Kesinlikle hayır. Gazeteci olduğumu söyleseydim sonuç değişir miydi? Elbette değişirdi. Karnım tok, sırtım pek o adamın yapmacık tavırlarıyla gülüp eğlenmeye çalışacaktık. Ben orada sabrımı ve gururumu sınıyordum. O adamın ne kadar doğal davrandığını bütün çıplaklığıyla görmeye çalışıyordum. Gururumun üzerindeki perdeyi sıyırarak, gerçeklerle yüzleşip biraz hırpalanmasını sağladım. Ben hem kendimi hem de insanları tanımaya çalışıyorum. Yolda karşılaştığım ve yardımını istediğim insanlara ben gazeteciyim bana yardım edin demiyorum. Önce aç, susuz, yardıma muhtaç bir insan olduğum için bana nasıl bir tepki göstereceklerini gözlemliyorum. Ardından söylemem gerekiyorsa eğer, gazeteci olduğumu söylüyorum. Burası Alaska veya Afrika değil ve ben vahşi bir hayatın içinde tek başına yaşam mücadelesi veren maceracı bir insan hiç değilim. Tamam yaptığım şeyin içerisinde macera var ama vahşi bir yaşam yok. Ben Christopher McCandles gibi mutluluğu tek başıma dağlarda, insanlardan uzak kalarak aramıyorum. Aksine insanların içine karışıp onlarla birlikte yaşamayı, onların sevincini, hüznünü paylaşıp, onlarla mutlu olmanın peşindeyim. Benim yolculuğum ‘into the wild’* değil, ‘into the life’dır.**” (ZETE)

* Vahşi doğaya doğru
** Hayata doğru

blog comments powered by Disqus